DOLAR 8,6642
EURO 10,1711
ALTIN 492,203
BIST 1394,54
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Bursa 27°C
Gök Gürültülü

“İnce Belli” Bir Bardak Çay

23.11.2019 - 22:56
A+
A-

Çayın hikayesi yaklaşık 5000 yıl önce Çin’den başlar.
Botanik bilimindeki adlandırilması “camellia sinensis” olup, bu sinensis Çin’ e (china) işaret eder. Bir tür çalı bitkisidir. Yaz-kış suyu (yağışı) sever, yaz-kış canlıdır.
Çayın dünya üzerindeki yolculuğu doğudan-batıya yüzlerce, binlerce yıl sürmüştür. Ülkemize de hem Avrupa üzerinden, hem Rusya üzerinden (semaver)
hem de İran üzerinden (koyu demli çay) girmiştir. Yaygınlaşmaya başlaması Tanzimat sonrası 1800’lü yılların ortalarındadır.

2. Abdülhamid

 

Çalışkan Kuyumculuk

Artık kahvehanelerde kahvenin yerini çay almaya başlamıştır. Çay ekimi ve üretimi ise ikinci Abdülhamid (belki kendisi de çayı çok seviyordu) döneminde Çin’den ve Japonya’dan gelen fidanların ekilmesi ile başlanmış, en uygun bölgenin Doğu Karadeniz olduğu anlaşılana kadar İstanbul, Bursa, Selanik, Konya ve Sivas gibi birçok ilde deneme üretimleri yapılmıştır. Edirneli Seyyid Mehmet İzzet Efendi Osmanlı döneminde yazılan ilk çay kitabı “Çay Risalesini” yazmış ve çayın kültürümüzde de bir yer edilmesinin (bir anlamda) temellerini atmıştır. Risale; çayın özellikleri, türleri, yararları, yetiştirildiği yerler gibi konuları işlemiş, o dönem için yeni olan birçok bilgiyi kaynakları ile vermiştir.

Adasan

Geçen 1,5 asırda çay hayatımıza çıkmamak üzere (gibi duruyor) girmiş neredeyse özgün bir “sözlük” oluşturacak kadar “çay” ile ilgili ifade, tanımlama, deyim dilimizde ve hayatımızda yer bulmuştur; ” çay molası, çay saati, 5 çayı, (5 o’clock tea), tek, açık çay, paşa çayı (çocuklara) , çok açık, kant, kahve, kahvehane ( günümüzde unutulmuş olmakla birlikte bir de kıraathane deyimi vardır, bu isim mekanlarda bir şeyler okunduğu veya okunacağı varsayımıyla konmuştur, günümüzde belediyeler eliyle yeniden kurulan millet kıraathaneleri dileriz ve umarız bu mekanları yeniden kıraat edilen, kitap okunan mekanlar haline getirecektir) , ince belli, ajda bardak, kesme bardak, kıtlama (Erzurum-Kars), balıklı (Trabzon-Rize), şekersiz, süzgeçsiz, tek şeker, toz şeker, demli, sade dem, semaver, cam demlik, çinko demlik, porselen demlik, keyif çayı, çay tabağı, çay süzgeci, sütlü çay, limonlu çay, bergamotlu çay, karanfilli çay, çay fincanı, çay kaşığı (şekeri eritir, bebeklerin ağzına çay bu kaşıkla verilir, artık çay istenmiyorsa bardağın üzerine yatırılır ), çay kahvaltısı, çay dökme, tazeleme, çay hazır (ev halkını kahvaltıya çağırma sözü), çay bahçesi,
demlik, çay ocağı (oturacak masa sandalyesi olmayan, çevredeki esnafa çay servisi yapan küçük işletmelerdir, bazıları önüne 1-2 tabure koyar), çaycı, çayhane, poşet çay, çay takımı, çay kazanı (eskiden askeri birliklerde vardı), tomurcuk çay, filiz çay, çay hasadı, çay kupası, höpürdetmek, soğuk çay, tarçınlı çay….

Ülkemizin kimi yerlerinde, bir de “kaçak” diye nitelenen “yerli olmayan” çaylar vardır. Bir markete girip “çay var mı” diye sorduğunuzda size “yerli mi – kaçak mı” diye bir karşı soru yöneltilir.
Tabii yeşil çay, adaçayı, ıhlamur çayı, rezene çayı, papatya çayı ve benzeri çaylarını da unutmamak lazım. Bunlar aklımıza gelenler… Gözümüzden kaçanlar da vardır tabii… Kahvehane veya lokantada (yemekten sonra) garsonun gözünün içine bakıp, elimizi yukarı kaldırarak, “çay bardağında”, “çay kaşığıyla”, “çayın şekerini” karıştırıyormuş gibi yapmanız yeterlidir. Bu hareket, ülkemizde çay istemenin “işaret dilindeki” karşılığıdır. Genellikle de çay(lar) gelir.

Birde sağlık boyutu var çayın. Aşırıya kaçmazsak dinlendirir, sakinleştirir, muhabbete, sohbete kapı açar. Demlikte kullanılan ve altta bulunan suyun kaynamış olması hijyen yönünden büyük bir şanstır. Bu kaynama birçok enfeksiyon yönünden koruyucudur. Fazla tüketiminin, bağırsaklardan “demir”in emilmesini azalttığı ve kansızlığa zemin hazırladığı konusunda “rivayet”(!)ler varsa da bunlar (sağlık camiası da dahil) toplumda pek taban bulmamıştır. Çaya bisküvi batırmamış kaç kişi vardır bu ülkede, ya da çay kaşığının bardağı değerken çıkardığı sesin çay içme isteği oluşturmadığı kaç kişi…

“Çay bardağı”, tutarken elimizi, içerken ağzımızı, boğazımızı, sonra bütün vücudumuzu, ama en önemlisi, lezzeti hissedince kalbimizi ısıtır. Son yıllarda yaygınlaşan ve her türlü çay ve kahvenin, hem de anlamlı fiyatlarla satışa sunulduğu “cafe” leri göz ardı edersek, adları “kahvehane” olan birçok işletmede yalnız “çay” (bildiğimiz siyah çay) vardır. Kahvenin sadece pencerede veya tabelada
adı kalmıştır. Tabii bir de “kırk yıllık hatırı” vardır hala belleklerde.. Peki “çay”ın kaç yıllık hatırı vardır. Bildiğimiz “ince belli” bardakta ikram edilen “tavşan kanı”, “tek şekerli”, “porselen tabaklı” ve “yerli” çayın…

Dr. Murat ÇUBUKÇU

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

Mesaj Gönder
1
Merhaba;
Mesaj göndermek için alttaki butona tıklayınız.